Bugünkü konumuz Duygu ve düşüncelerin düzenlenmesine ne denir. Storieshotel olarak bu başlığı yakından incelemeye başlıyoruz.
Duygu ve Düşüncelerin Düzenlenmesine Ne Denir? Pedagojik Açıdan Öz Düzenleme ve Öğrenmenin Dönüştürücü Gücü
Öğrenmek bazen bir bilgiyi ilk kez duymaktan çok daha fazlasıdır. Bir çocuğun “Ben bunu yapamam.” düşüncesinin zamanla “Bir daha deneyebilirim.” cümlesine dönüşmesi, bir öğrencinin sınav kaygısını fark edip onu yönetmeyi öğrenmesi ya da bir tartışma sırasında öfkelendiğini anlayarak cevap vermeden önce durabilmesi de öğrenmenin parçasıdır.
Çünkü eğitim yalnızca zihne bilgi yerleştirmek değildir. İnsan öğrenirken aynı zamanda kendisini, tepkilerini, beklentilerini, korkularını, merakını ve düşünme biçimini de yeniden şekillendirir. Bu nedenle “Duygu ve düşüncelerin düzenlenmesine ne denir?” sorusu, ilk bakışta göründüğünden daha kapsamlı bir sorudur.
Pedagojik açıdan bu süreci açıklamak için en önemli kavramlardan biri öz düzenleme (self-regulation) kavramıdır. Öz düzenleme; kişinin düşüncelerini, duygularını, motivasyonunu ve davranışlarını belirli amaçlar doğrultusunda fark etmesi, izlemesi ve gerektiğinde değiştirebilmesi anlamına gelir. Bununla bağlantılı olarak duygu düzenleme, kişinin yaşadığı duyguları bastırmak yerine onları tanıması, anlamlandırması ve uygun biçimde yönetebilmesini ifade eder. Düşüncelerin fark edilmesi ve değerlendirilmesi ise üstbiliş (metakognisyon) ile yakından ilişkilidir.
Dolayısıyla tek bir kelimeyle cevap vermek gerekirse, “duygu ve düşüncelerin düzenlenmesi” bağlamında en geniş pedagojik karşılık öz düzenleme; duygular özelinde ise duygu düzenlemedir.
Öz Düzenleme Neden Öğrenmenin Merkezindedir?
Bir öğrencinin ders çalışması için yalnızca konu bilgisinin yeterli olduğunu düşünelim. Öğrenci matematik problemlerinin nasıl çözüldüğünü biliyor olabilir. Fakat çalışmaya başlayamıyor, dikkatini sürdüremiyor, ilk başarısızlıkta vazgeçiyor veya “Ben matematikte iyi değilim.” düşüncesine kapılıyorsa bilgi tek başına yeterli değildir.
Öz düzenleme tam burada devreye girer.
Öz düzenleyen bir öğrenen kendisine şu soruları sorabilir:
- Şu anda neyi öğrenmeye çalışıyorum?
- Neyi bildiğimi, neyi bilmediğimi nasıl anlayabilirim?
- Bu görev sırasında neden zorlanıyorum?
- Dikkatim neden dağıldı?
- Kaygım yükseldiğinde ne yapabilirim?
- Kullandığım çalışma yöntemi gerçekten işe yarıyor mu?
- Başarısızlığı bir sonuç olarak mı görüyorum, yoksa öğrenme sürecinin bir parçası olarak mı?
Bu sorular öğrenciyi pasif bilgi alıcısından kendi öğrenme sürecinin etkin katılımcısına dönüştürür.
Education Endowment Foundation’ın 2025’te güncellediği kanıt değerlendirmesinde üstbiliş ve öz düzenleme yaklaşımlarının öğrencilerin planlama, izleme ve değerlendirme becerilerini desteklediği; doğru uygulandığında ortalama olarak yaklaşık sekiz aylık ek ilerlemeyle ilişkilendirildiği belirtiliyor. Özellikle bu becerilerin ayrı bir “düşünme dersi” olarak değil, matematik, fen, okuma gibi gerçek derslerin içine yerleştirilmesi öneriliyor.
EEF
+1
Duyguyu Bastırmak Değil, Duyguyla Çalışabilmek
Duygu düzenleme kavramı bazen yanlış biçimde “duyguları kontrol etmek” veya “duyguları ortadan kaldırmak” şeklinde anlaşılabiliyor. Oysa pedagojik açıdan amaç, öğrencinin hiçbir zaman öfkelenmemesi, üzülmemesi veya kaygılanmaması değildir.
Bir öğrencinin sınavdan önce kaygılanması doğal olabilir. Önemli olan kaygının öğrenmeyi tamamen engellemesine izin vermeden onu fark edebilmektir.
“Kaygılıyım, demek ki başarısız olacağım.” düşüncesi ile “Kaygılı olduğumu fark ediyorum; bu sınav benim için önemli olduğu için böyle hissediyor olabilirim.” düşüncesi arasında önemli bir fark vardır.
İkinci yaklaşım duyguyu reddetmez. Duygu ile düşünce arasına küçük ama önemli bir mesafe koyar.
İşte eğitim, bu mesafenin kurulabildiği alanlardan biri olabilir.
Öğrenme Teorileri Duygu ve Düşünceyi Nasıl Açıklar?
Piaget ve Yapılandırmacı Öğrenme
Yapılandırmacı yaklaşımda öğrenen, bilgiyi hazır biçimde alan pasif bir kişi değildir. Yeni bilgileri önceki deneyimleriyle ilişkilendirerek anlamlandırır.
Bu bakış açısından öğrencinin “Bu konuyu anlamıyorum.” demesi bile pedagojik açıdan incelenebilir bir öğrenme verisidir. Burada amaç hemen doğru cevabı vermek değil, öğrencinin mevcut düşünme biçimini görünür hâle getirmektir.
Bir düşüncenin fark edilmesi, onun değiştirilebilmesi için ilk adımlardan biridir.
Vygotsky ve Sosyal Öğrenme Alanı
Vygotsky’nin yaklaşımı ise öğrenmenin sosyal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini hatırlatır. Öğrenci bazen tek başına yapamadığı bir görevi akran desteği, rehberlik veya yapılandırılmış konuşma aracılığıyla gerçekleştirebilir.
Bu nedenle duygu ve düşüncelerin düzenlenmesi yalnızca bireysel bir beceri değildir. Sınıfın dili, arkadaş ilişkileri, yetişkinlerin tepkileri ve öğrencinin kendisini güvende hissedip hissetmemesi de öz düzenlemeyi etkiler.
“Yanlış cevap verirsem herkes güler.” düşüncesinin hâkim olduğu bir sınıfta öğrenciden yaratıcı düşünmesini beklemek güçtür.
Buna karşılık hatanın öğrenmenin doğal bir parçası olarak kabul edildiği bir ortam, öğrencinin zihinsel risk almasını kolaylaştırabilir.
Bandura ve Öz Yeterlik
Albert Bandura’nın öz yeterlik yaklaşımı da konuyla yakından ilişkilidir. Bir öğrencinin belirli bir görevi başarabileceğine ilişkin inancı, o göreve yaklaşımını etkileyebilir.
Burada küçük başarıların önemi ortaya çıkar.
Bir öğrenci uzun süre başarısızlık yaşamışsa, ona yalnızca “Daha çok çalış.” demek yeterli olmayabilir. Daha anlamlı olan, başarabileceği ölçekte bir görev tasarlamak, ilerlemesini görünür kılmak ve stratejisini değerlendirmesine yardımcı olmaktır.
Bir gün çözülemeyen bir problem, birkaç hafta sonra çözülebilir hâle geldiğinde öğrenci yalnızca problemi çözmüş olmaz. Kendi öğrenme kapasitesi hakkındaki düşüncesi de değişebilir.
Üstbiliş: Öğrencinin Kendi Zihnine Bakabilmesi
Öz düzenlemenin önemli parçalarından biri üstbiliştir. Basitçe “kendi düşünme sürecini düşünmek” olarak açıklanabilir.
Örneğin öğrenci bir metni okuduktan sonra sadece “Okudum.” demek yerine:
“Metnin ana fikrini gerçekten anladım mı? Hangi bölümde bağlantıyı kaybettim? Bu bölümü yeniden okurken hangi yöntemi kullanmalıyım?”
diye soruyorsa üstbilişsel bir süreç yürütüyor demektir.
Bu nedenle öğretim sırasında yalnızca “Cevap nedir?” sorusunun değil, “Bu cevaba nasıl ulaştın?” sorusunun da sorulması önemlidir.
EEF’nin güncel araştırma sentezleri, düşünme süreçlerinin öğretmen tarafından sesli biçimde modellenmesinin ve öğrencilerin planlama, izleme ve değerlendirme konusunda yapılandırılmış konuşmalara katılmasının etkili uygulamalar arasında olduğunu belirtiyor.
EEF
+1
Öğretim Yöntemleri Duygu ve Düşünce Düzenlemesini Nasıl Destekler?
Yansıtıcı Öğrenme
Dersin sonunda “Bugün ne öğrendiniz?” sorusu faydalıdır; ancak bundan daha güçlü sorular da vardır:
- Bugün seni en çok zorlayan şey neydi?
- İlk düşündüğün yöntem neden işe yaramadı?
- Bir dahaki sefere neyi farklı yapardın?
- Öğrenirken hangi düşüncen seni destekledi?
- Hangi düşünce seni engelledi?
Bu sorular öğrenciyi yalnızca sonuca değil, sürece yönlendirir.
İşbirlikli Öğrenme
Grup çalışmaları doğru yapılandırıldığında öğrencilerin yalnızca akademik bilgi paylaşmasını değil, iletişim kurmasını, farklı bakış açılarını değerlendirmesini ve kendi düşüncelerini yeniden gözden geçirmesini sağlar.
Burada önemli olan öğrencileri rastgele gruplara ayırmak değildir. Her öğrencinin söz alabileceği, gerekçelendirme yapabileceği ve başkasının fikrine cevap verebileceği bir yapı kurulmalıdır.
Çünkü eleştirel düşünme, yalnızca “yanlışları bulmak” değildir. Bir düşüncenin hangi kanıta dayandığını sorgulamak, alternatif açıklamaları değerlendirmek ve gerektiğinde kendi görüşünü değiştirebilmektir.
Proje ve Problem Temelli Öğrenme
Gerçek yaşam problemleri öğrencinin duygularını ve düşüncelerini öğrenme sürecinin içine taşır.
Örneğin “Okulda su tüketimini nasıl azaltabiliriz?” sorusu yalnızca fen veya matematik bilgisi istemez. Öğrencinin araştırmasını, veri toplamasını, fikir üretmesini, arkadaşlarıyla anlaşmazlık yaşamasını, çözümünü değiştirmesini ve sonunda kendi sürecini değerlendirmesini de gerektirir.
Böyle bir süreçte öğrenme, sınavda doğru seçeneği işaretlemekten çıkar ve gerçek bir problemle başa çıkma deneyimine dönüşür.
Öğrenme Stilleri Konusunda Pedagojik Bir Ayrım
Öğrencilerin farklı ilgi alanlarına, önceki bilgilerine, motivasyonlarına ve öğrenme deneyimlerine sahip olduğu açıktır. Ancak buradan “Her öğrencinin sabit bir öğrenme stili vardır ve öğretim bu stile göre yapılmalıdır.” sonucunu çıkarmak bilimsel açıdan güvenilir değildir.
Education Endowment Foundation’ın 2025’te güncellediği değerlendirmede, öğrencileri belirli öğrenme stillerine göre sınıflandırmanın yeterli kanıta sahip olmadığı; öğrencilerin tek ve değişmez bir öğrenme stiline sahip olduklarını varsaymanın öğrenmeyi sınırlandırabileceği belirtiliyor.
EEF
Bu ayrım pedagojik açıdan önemlidir.
Çünkü iyi öğretim “Sen görsel öğrenensin, o nedenle yalnızca görseller kullanacağız.” demek yerine öğrenciyi farklı öğrenme yollarıyla buluşturabilir: okumak, dinlemek, açıklamak, uygulamak, tartışmak, yazmak, model oluşturmak ve problem çözmek.
Amaç öğrenciyi bir etikete hapsetmek değil, öğrenme repertuvarını genişletmektir.
Duygusal ve Sosyal Öğrenme: Akademik Başarının Karşısında Değil, Yanında
Duygusal ve sosyal öğrenme, eğitimde uzun süre akademik başarıdan ayrı bir alanmış gibi ele alınabildi. Oysa güncel araştırmalar bu ayrımın yapay olduğunu gösteriyor.
2023 yılında yayımlanan kapsamlı bir meta-analiz, 53 ülkeden 575 binden fazla öğrenciyi kapsayan 424 çalışmayı inceledi. Evrensel okul temelli sosyal ve duygusal öğrenme programlarına katılan öğrencilerde sosyal-duygusal beceriler, davranışlar, akran ilişkileri, okul iklimi ve akademik başarı açısından olumlu sonuçlar bulundu. Bununla birlikte sonuçların uygulamanın içeriğine, bağlama ve uygulama kalitesine göre değiştiği de vurgulandı.
PubMed
UNESCO da sosyal ve duygusal öğrenmeyi duyguları tanıma ve yönetmenin yanı sıra empati, ilişki kurma, sorumlu karar verme ve zorlu durumlarla başa çıkma becerileriyle ilişkilendiriyor. 2024 tarihli politika rehberi ise bu yaklaşımın sınıf, okul, toplum ve daha geniş sosyal ilişkiler üzerindeki boyutuna dikkat çekiyor.
UNESCO
+1
Buradan önemli bir sonuç çıkıyor: Öğrencinin duygusal gelişimini desteklemek, akademik öğrenmeye ayrılan zamanı “çalmak” zorunda değildir. Doğru tasarlandığında akademik öğrenmenin niteliğini de artırabilir.
Bir Başarı Hikâyesi: Duyguyu Fark Etmenin Sınıftaki Karşılığı
UNESCO’nun 2025’te yayımladığı Fiji örneğinde, okul öncesi eğitimde yaşanan küçük bir anlaşmazlık dikkat çekici bir öğrenme anına dönüşüyor. Bir oyuncak nedeniyle tartışan iki çocuk arasında yetişkinin doğrudan cezalandırmak yerine çocukların ne hissettiklerini ifade etmelerine alan açması, çocukların birbirlerini dinleyip özür dilemeleriyle sonuçlanıyor. Bu tek olay, sosyal ve duygusal öğrenmenin soyut bir teori değil, gündelik sınıf yaşamında karşılığı olan bir beceri olduğunu gösteriyor.
UNESCO
Benzer biçimde Afganistan’daki bir UNESCO uygulamasında, sınıf önünde konuşmakta zorlanan öğrencilerin özgüven sorunlarına sosyal ve duygusal öğrenme yaklaşımıyla karşılık verildiği aktarılıyor. Buradaki temel fikir oldukça yalın: Öğrencinin akademik davranışını değiştirmeye çalışmadan önce, o davranışın arkasındaki duygusal deneyimi anlamak.
UNESCO
Teknoloji Duygu ve Düşünce Düzenlemeyi Nasıl Değiştiriyor?
Dijital teknolojiler öğrenme sürecini kişiselleştirme, geri bildirim verme, öğrencinin ilerlemesini takip etme ve farklı kaynaklara erişim sağlama açısından önemli fırsatlar sunuyor.
Ancak teknoloji kendi başına pedagojik kalite anlamına gelmiyor.
UNESCO’nun 2023 Küresel Eğitim İzleme Raporu, eğitim teknolojisinin öğrenme üzerindeki etkisine ilişkin güçlü ve bağımsız kanıtların hâlâ sınırlı olduğuna dikkat çekiyor. Teknolojinin uygunluğu; bağlama, erişime, öğretim tasarımına ve insan etkileşiminin nasıl korunduğuna bağlı.
2023 GEM Report
+1
Bu durum yapay zekâ çağında daha da önemli.
Bir yapay zekâ aracı öğrenciye saniyeler içinde cevap verebilir. Fakat pedagojik açıdan daha değerli soru şudur:
“Öğrencinin düşünmesini mi destekliyor, yoksa onun yerine mi düşünüyor?”
Öğrenci bir kompozisyonu tamamen yapay zekâya yazdırdığında ürün ortaya çıkabilir; fakat planlama, karar verme, ifade etme, hata yapma ve düzeltme süreçleri yaşanmayabilir.
Buna karşılık yapay zekâdan “Bu fikrimin zayıf yönlerini göster.”, “Bu iddiama karşı üç alternatif görüş üret.” veya “Cevabımı doğrudan düzeltmek yerine bana hangi noktaları yeniden düşünmem gerektiğini sor.” biçiminde yararlanmak, eleştirel düşünme ve üstbilişi destekleyen daha farklı bir kullanım ortaya çıkarabilir.
Geleceğin eğitim teknolojisi belki de daha fazla cevap üretmekten çok, daha iyi sorular sordurabilen teknolojiler olacaktır.
Pedagojinin Toplumsal Boyutu: Her Öğrenci Aynı Koşullarda Öğrenmez
Duygu ve düşüncelerin düzenlenmesi yalnızca bireyin kişisel sorumluluğu olarak ele alındığında pedagojik açıdan eksik bir tablo ortaya çıkar.
Bir öğrencinin dikkatini toplamasını beklerken evindeki ekonomik koşulları, uyku düzenini, sosyal ilişkilerini, okulda gördüğü muameleyi ve kendisini ne kadar güvende hissettiğini göz ardı etmek mümkün değildir.
Bu nedenle pedagojinin toplumsal boyutu önemlidir.
Öz düzenleme becerileri öğretilebilir; fakat bunun için öğrencinin destekleyici bir çevreye ihtiyacı vardır. Özellikle dezavantajlı öğrenciler açısından bu nokta daha da kritiktir. EEF’nin kanıt değerlendirmeleri, öz düzenleme ve üstbiliş stratejilerinin dezavantajlı öğrenciler için de umut verici olduğunu, ancak bu becerilerin kendiliğinden gelişmesini beklemek yerine açık biçimde öğretilmesinin önemli olduğunu belirtiyor.
EEF
Bu nedenle eğitimde fırsat eşitliği yalnızca aynı kitabı herkese vermek değildir.
Bazen eşitlik, öğrencilerin farklı ihtiyaçlarını görebilmek ve ihtiyaç duydukları desteği sunabilmektir.
Küçük Bir Öğrenme Anısı Üzerinden Büyük Bir Soru
Bir öğrencinin defterinin kenarına küçük bir not yazdığını düşünelim:
“Ben bunu hiçbir zaman anlayamayacağım.”
Bu cümle ilk bakışta yalnızca bir yakınma gibi görünebilir. Oysa pedagojik açıdan içinde çok sayıda veri vardır.
Öğrenci gerçekten konuyu anlamıyor olabilir. Ön bilgisi yetersiz olabilir. Daha önce başarısız olduğu için kaygılanıyor olabilir. Çalışma stratejisini bilmiyor olabilir. Kendisine ilişkin olumsuz bir inanç geliştirmiş olabilir.
Şimdi aynı öğrencinin birkaç hafta sonra defterine şunu yazdığını düşünelim:
“Bu sefer olmadı. Nerede hata yaptığımı bulup tekrar deneyeceğim.”
İşte burada yalnızca akademik bir gelişme değil, zihinsel bir dönüşüm vardır.
Öğrenci başarısızlıkla kendisi arasına mesafe koymayı öğrenmiştir.
Belki de eğitimin en değerli sonuçlarından biri budur.
Kendi Öğrenme Deneyimimize Dönüp Bakmak
Duygu ve düşüncelerin düzenlenmesini konuşurken yalnızca çocukları ve gençleri düşünmek kolaydır. Oysa yetişkinler de öğrenen varlıklardır.
Kendi öğrenme geçmişimize baktığımızda bazı sorular ortaya çıkabilir:
- Öğrenirken hata yapmaktan ne kadar korkuyorum?
- Başarısız olduğumda kendim hakkında nasıl konuşuyorum?
- Bir şeyi anlamadığımda yardım istemeyi başarabiliyor muyum?
- Benim için gerçekten işe yarayan çalışma stratejilerini biliyor muyum?
- Bir fikrim sorgulandığında onu savunmaya mı, yoksa yeniden değerlendirmeye mi yöneliyorum?
- Teknolojiyi öğrenmeyi kolaylaştırmak için mi, düşünmekten kaçınmak için mi kullanıyorum?
- Çocukken öğrendiğim “başarılı öğrenci” tanımı bugün hâlâ düşünme biçimimi etkiliyor mu?
Belki de bu soruların kesin cevapları yoktur. Fakat pedagojinin dönüştürücü gücü biraz da burada ortaya çıkar: Öğrenme, yalnızca cevapları çoğaltmak değil, insanın kendi sorularını daha nitelikli hâle getirmesidir.
Eğitimin Geleceğinde Neler Değişecek?
Önümüzdeki yıllarda eğitimde yapay zekâ destekli öğrenme sistemleri, uyarlanabilir içerikler, öğrenme analitiği, sanal ortamlar ve kişiselleştirilmiş geri bildirim daha görünür hâle gelecek.
Ancak teknolojinin gelişmesiyle birlikte insan becerilerinin değeri azalmak zorunda değil; tam tersine bazı beceriler daha önemli hâle gelebilir.
OECD’nin PISA 2022 kapsamında ilk kez 64 ülke ve ekonomide yaratıcı düşünmeyi ölçmesi bunun önemli göstergelerinden biridir. Değerlendirme yalnızca bilgi üretmeye değil, çeşitli ve özgün fikirler geliştirmeye, fikirleri değerlendirmeye ve geliştirmeye odaklandı.
OECD
+1
Geleceğin öğrencisinin yalnızca “doğru cevabı bilen” kişi olması yeterli olmayacaktır.
Şunları yapabilmesi daha önemli hâle gelebilir:
- Bilginin güvenilirliğini değerlendirmek,
- duygusal tepkilerini fark etmek,
- kendi öğrenme sürecini izlemek,
- farklı görüşleri karşılaştırmak,
- belirsizlikle yaşayabilmek,
- yaratıcı çözümler geliştirmek,
- teknolojiyi bilinçli kullanmak,
- başkalarıyla birlikte öğrenmek.
Bu nedenle geleceğin pedagojisi yalnızca “hangi teknolojiyi sınıfa getirelim?” sorusuna değil, “teknoloji çağında nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?” sorusuna da cevap aramak zorunda.
Sonuç: Duyguyu, Düşünceyi ve Öğrenmeyi Birlikte Ele Almak
“Duygu ve düşüncelerin düzenlenmesine ne denir?” sorusunun pedagojik açıdan en kapsamlı cevaplarından biri öz düzenlemedir. Bunun içinde duygu düzenleme, üstbiliş, motivasyon yönetimi, dikkat, hedef belirleme, davranışları izleme ve öğrenme stratejilerini değerlendirme gibi birçok süreç bulunur.
Fakat öz düzenleme, öğrencinin yalnız başına çözmesi gereken bir görev değildir. İyi pedagojik ortamlar bu becerilerin gelişmesine alan açar.
Öğrencinin yalnızca ne öğrendiğini değil, nasıl öğrendiğini sorgulamasına izin verir.
Hatanın kişisel yetersizlik olmadığını gösterebilir.
Duyguları bastırmak yerine onları tanımayı öğretir.
Öğrenme stilleri gibi popüler fakat kanıtı sınırlı kategorilere öğrencileri hapsetmek yerine farklı öğrenme yollarını deneyimlemelerine imkân tanır.
EEF
Ve eleştirel düşünmeyi yalnızca akademik bir beceri olarak değil, kişinin kendi düşüncelerini de sorgulayabilme cesareti olarak ele alır.
Belki de öğrenmenin gerçek dönüştürücü gücü tam burada başlar.
Bir insan yalnızca yeni bir bilgi öğrendiğinde değil, kendisine ilişkin eski bir düşünceyi yeniden değerlendirdiğinde de öğrenir.
“Ben yapamam.” düşüncesinin “Henüz yapamıyorum.” biçimine dönüşmesi küçük bir dil değişikliği gibi görünebilir. Oysa bazen bir öğrenme hayatının yönünü değiştirecek kadar büyük bir fark yaratabilir.
Geleceğin eğitiminde teknolojiler değişecek, sınıfların biçimi değişecek, öğrenme kaynakları çeşitlenecek. Fakat insanın öğrenme yolculuğundaki temel ihtiyaçlardan biri aynı kalacak: Kendi düşüncelerini fark edebilmek, duygularını anlayabilmek, başkalarının bakış açılarına yer açabilmek ve değişmenin mümkün olduğuna inanabilmek.
Çünkü eğitim yalnızca dünyayı anlamamıza yardım etmez.
Bazen, dünyayı anlamaya çalışan kendimizi yeniden anlamamıza da yardım eder.